NDS' liler

NDS' liler

Pazar, 15 Nisan 2012 22:27

NDS YAŞAMIMA DOKUNDU...

Benden bir yazı istediler.

İlk kez mezuniyetten bu yana geçen süreyle baş başa kaldım. Yarım asır. Dile kolay.

Oysa yazmaya başlayınca, anılar canlandıkça, yaşamımın köşe başlarında, karar anlarında, krizlerde, mutlulukta, anne, eş olarak Notre Dame de Sion eğitimimin hayatıma hem de etkili bir şekilde dokunduğunun bir kez daha bilincine vardım.

Okul yıllarıma ait anılar sıkı ders programı ve disiplin sarkacı arasına sıkışmış gibiydi. 1960’ lı yılların başlarıydı. Türkiye’ nin siyasi ve toplumsal hayatı büyük bir sınav vermekteydi.

Notre Dame de Sion’ dan Edebiyat kolu mezunu olabiliyorduk. Fen kolundan, eczacılık gibi bir meslek dalı seçme macerasına giriştiğimde matematik, cebir, fizik öğretmenlerimizden M. Matalon, M. Garti, M. Jean’ ın öğrettiği temel prensiplerin ve diğer bilgilerin ne kadar yerinde ve gerekli olduğunu çarpıcı bir şekilde anladım.

Mère MarieBerthe’ in otoriter, soğukkanlı görünüşünün altındaki sevecen ruhu galiba kimya derslerine de yansımış olmalı ki kimya sevdiğim bir konu olmuştu.

Tüm bu kadar değişik konuyu bir arada tutan çimento vazifesi gören ise felsefemantık hocamız M. Yani Anastiadis’ in sözleri oldu. Onları hiç unutmadım ki.

‘’Öğrendiklerinizi tarih, matematik, edebiyat, geometri v.s beyninizde kutularda saklamayın. Bütün kapakları açın, bırakın bu bilgiler özgürce dolaşsın, kaynaşsın, kültür köprüleri kursun”. Eğitimimiz süresince sabahları verilen derslerde hayat deneyimlerine, zorlukları yenmeye, etik konusuna ağırlık verilirdi. ‘’Yumuşakça” olmamamız, davranışlarımızın, düşüncelerimizin “belkemiği” olması telkin edilirdi.

Yaşamımda bu öğütleri uygulamaya çaba sarf ettim, çalışma hayatımda ek uğraşlar edindim, farklı olmaya çaba gösterdim.

Üniversite yıllarında, teknik eğitimin tekdüzeliğinden kurtulmak amacıyla ‘’Akbaba” mizah dergisinde “Milletler Gülüyor’’ sayfasını hazırladım. Bu benim yazın hayatıyla ilk temasımdı. Bu sayede Babı Ali’ nin önemli isimleriyle Yusuf Ziya Ortaç, Bedri Koraman, Necmi Rıza, Aziz Nesin, Altan Erbulak’ la birlikte olmak genç yaşıma sunulan bir ayrıcalıktı.

1968’ de ani bir kararla Amerika Birleşik Devletleri’ ne gittiğimde (cesareti NDS öğütlerinde buldum) ülkemizde öğrenci hareketleri, yeni dünyada da ‘’Çiçek Çocukları‘’ Hippiler vardı. Genç kuşaklar bir devinim içindeydi. Kalıplaşmış kavramlar yerlerini daha hür ve dünyayı saran bir içeriğe bırakıyordu.

Çalışma hayatının gerçek yüzünü Amerika’ da tanıdım. Kadın olarak ‘’Cam duvarların ardında” özel sektörün rekabetçi acımasız kurallarıyla karşı karşıya kaldım. Sabır telkinleri işe yaradı.

Mezuniyetten yirmi altı yıl sonra M. Garti’ yi ilk olarak yazları geçirdiğim Burgaz Ada’ da gördüm; beni adımla hatırlaması parlak zekasının işaretiydi. Emekliliğin getirdiği durağan yaşamın kısıtlamalardan kurtulmak için yazmaya  başladım.

Çevre konulu öykülerimin Orhan Kemal öykü ödülü kazanması beni yüreklendirdi ve devam ettim. Üç kitabım yayınlandı.

Kitaplarımın varlığı ilk “NDS Edebiyat Ödülü” toplantısına çağrılmama neden oldu. Arkadaşlar beni jüri üyeliğine layık görünce, kendimi benden çok genç olan parlak, yetenekli mezunlar arasında buldum.

Kendi türünde bir ilk olan NDS edebiyat ödülü jüri üyeleri 30 yılı içine alan bir zaman dilimine dağılmış bulunmaktayız. İlk toplandığımız 2008 eylül ayından bu yana NDS Lisesinin bizlere verdiği ortak kültürel donanım sayesinde üç yıl süresince yüzlerce kitabı değerlendirdik. Tartışmalarımız oldu. Ama görüşlerimizin hep aynı noktada odaklandığını kıvançla gördük, okulumuzla bir kez daha onur duyduk.

Bu vesileyle hocalarımızı sonsuz saygıyla anıyorum.

(NDS 62 Tomris Alpay)

Pazar, 15 Nisan 2012 22:13

TÜYAP KİTAP FUARI

TÜYAP Kitap Fuarı’ nda yer alan standımız dışında düzenlenen panelin bu kadar ilgi çekmesi, yönetici olarak beni bile şaşırttı. Gerçi konu Gençlik Edebiyatı ve UMUT gibi çekici bir konuydu. Hani gazetecilik deyimiyle “seksi”. Ama elbette salonu dolduranların büyük çoğunluğu, eğitim danışmanlığı ve gençlik üzerine yazılarının doktorluğunun  çok üzerine çıktığı Erdal Atabek’ i dinlemeye gelmişti, kimse darılmasın! Konunun uzmanı da olsa konuşmacılarımızdan Ayfer Ünal onun kadar ünlü değil. Geçen yılın NDS ödüllü yazarı, Yalçın Tosun da onun kadar ünlenmek için daha çok genç. Üstelik de ilk kitabıyla aldı ödülünü.

Derken konuşmacılar arasında bir fikir ayrılığı ortaya çıkmasın mı? Ayfer Ünal’ ın aksine Erdal Atabek, “gençlik edebiyatı” tanımlamasına karşı çıkmasın mı? Televizyon tartışmalarından kırıcı hitaplara alışık olmalıyız ama Atabek’in bu çok zarif “remarque” ları yüreğimizi hoplatmadı, konuyu bizim de kendi içimizde tartışmamıza yol açtı. İzleyicilerin de ilgisi arttı. Yalçın Tosun, gençlik, umut ve edebiyatı harmanlarken yeni kitabının müjdesini verdi. Atabek ise kendisini dinlemek için kapılarda bekleyen izleyicilerinin mutluluğunu, (çoğu öğretmen kökenli) vakit darlığından, yarım bıraktı. Gerçekten bir gün kendisini NDS Grande Salle’ de de öğrencilerle buluşturmalıyız. “Gençlik umut yılları mıdır?” sorusunu düşündüm, cumartesi trafiğinde Beylikdüzü’ ne gidip gelirken. Gençlerimiz umut dolu mu? Biz onlara umut edilecek bir ortamı yaratabiliyor muyuz? Keşke, ah keşke bu soruların yanıtının hepsi EVET olsaydı. Belki de öyledir kimbilir ve belki de ben artık o kategoriye girmediğim için umutlu değil, karamsarım. Ya da o malum şarkıdaki gibi birbirimizi tamamlıyoruz: “Gençler bilebilseydi, yaşlılar yapabilseydi!”

(NDS 67) Yazgülü Aldoğan

Notre Dame de Sion mezunları sizi 150. yılında tanıdı...
Başarılı çalışmalarınızı merak etmeye başladı. Saadet Özen’in hem bir gezgin, hem başarılı bir rehber, hem de bir belgesel yönetmeni ve aynı zamanda iyi bir araştırmacı olduğunu öğrendik. Bu yolculuk nasıl ve ne zaman başladı?

S.Ö:  Başarılı olup olmadığımı bilmiyorum ama hep sevdiğim işleri yapmak gibi bir şansım oldu. Bunu söylemem lazım. Hepsi birbirine bağlı oldu aslında. Gezmeyi sevdiğim için rehber oldum. Zaten arkeoloji okuyordum. Sonra galiba rehberlikte öğrendiklerim ve anlattıklarımın yüzeysel kaldığını fark ettikçe Osmanlı tarihi okumaya başladım. Derken kitabı yazdım. Kitabın belgeselini yaparken Can Dündar’la tanıştım. Belgesel işi de öyle başladı. Hepsi birbirini besliyor yani. Fakat artık rehberlik yapmıyorum. Şimdi sadece okul tarih alanında doktora yapıyorum ve belgeseller var.

Özellikle lise yıllarınızda aklınızda Notre Dame de Sion’un kapalı kapıları ardında kalan, gizemli tarihini araştırma fikri var mıydı?
Bu denli başarılı bir kitaba imza atacağınızı düşünüyor muydunuz?

S.Ö:  O zamanlar günün birinde böyle bir kitap yazacağımı hiç düşünmemiştim. Kimin aklına gelirdi? Fakat özel bir yer olduğunun farkındaydım galiba. Binadan, koridorlardan, bahçeden dolayı. Ya da bana özel geliyordu, çünkü böyle ortamlara çok yabancı bir çevreden geliyordum. Bilmediğim kısmının bildiğim kısmından çok büyük olduğunu hissediyordum. Burası hem benim için, hem etrafımdakiler için yeni bir dünyayla, başka türlü insanlarla tanışmak, bu ortamda yaşamayı öğrenmek demekti.

Notre Dame de Sion sizin için ne ifade ediyor?
Okulumuzla ilgili paylaşmak istediğiniz unutamadığınız anlar var mı?

S.Ö: Notre Dame de Sion benim için hayatımın koca bir bölümü. Üstelik hayatımda ne yaptıysam, nasıl yaşadıysam kökü o zamana gider. Mesela Fransızca, ya da çok çalışmak, en önemlisi de benzemediğim, bana benzemeyen insanlarla birlikte yaşamanın yollarını bulmak. O yaşlarını insan istese de unutamıyor.

Hocalarla, idareyle bir sürü unutamadığım olay vardır, ama galiba en çok en üst katın merdivenleri içime işlemiş. Gençlik bunalımlarını herkes farklı şekilde atıyor, ben kabuğuma çekilmiştim. Teneffüste kantine gitmemek için evden yemek getiriyordum. Her gün elimde bir kitapla en üst kata çıkıyordum. O zaman orada sınav odaları yoktu galiba. En azından kimse gelip gitmiyordu. Kitap sabah otobüsle gelirken başlar, teneffüste, merdivende devam eder, otobüsle eve dönerken biterdi. Bu da haftada üçdört kitap ederdi. Bir daha ne o kadar keyifle, ne o kadar hızlı ve disiplinli kitap okumuşumdur. İçeriğini, kahramanların isimlerini unutmadığım yegane kitapların onlar olduğunu bazen fark ediyorum.

Aynı zamanda başarılı bir çevirmen olduğunuzu biliyoruz. Her yazarın farklı algılarını, farklı sözcüklerle yönetmek nasıl bir duygu?
İyi bir çevirmen olabilmek için genç mezunlarımızla paylaşacağınız ipuçları var mı?

S.Ö: Çevirdiğim kitapların sayısı altmış civarında. Şimdi, altmış kitabın hepsi başarılı değil mutlaka. Özellikle ilk başta yaptıklarım editörleri çok üzmüş olabilir. Her kitapta yeni baştan, sıfırdan bir işe başlıyorsunuz. Haliyle toptan başarı diye bir şey olmuyor. Bazılarına daha çok ısınıyorsunuz, bazılarını sevmiyorsunuz ama bir kere almış bulunuyorsunuz, bazılarına çok hevesleniyorsunuz, gelgelelim boyunuzu aşıyorlar. Fakat bir de çok sevip, kanınızın çok uyuştukları var. Çeviri, tiyatro oyunculuğu gibi. Ama tek bir karakter yerine kitabın bütün karakterlerinin, ayrıca onları yaratanın zihnine girmeye çalışıyorsunuz. Müthiş zor, üstelik sonuçtan hiçbir zaman emin değilsiniz. İnsanı çok huzursuz edebilir. Çeviri yapmaya bu kadar karşı propagandadan sonra yine de heves eden olursa, her şeye rağmen müthiş keyif verdiğini söyleyebilirim. Ama çok çalışmak lazım. Kesinlikle bir boş vakit işi değil. Yüzde beş yetenek, yüzde doksan beş çalışmakla giden bir iş. İlk çevirdiğiniz metin ne Türkçe, ne yabancı dil, arada kalacak. Sonra başına oturacaksınız. Bitince orijinale bakmadan bir daha okuyacaksınız. Her seferinde kendi cümleleriniz size yapay gelecek. Fakat bir kitapla, bir yazarla uğraşmak tuhaf bir oyun tadı veriyor.

Ve Ankara Belgeseli...
Sn. Selahattin Duman’ın kaleminden çıkan bir eseri bu güne kadar bilinmeyen yönleri ile başkent Ankara’yı anlatmak nasıl bir deneyimdi sizin için?
Belgesel ile ilgili bize biraz heyecan uyandıracak bilgiler verebilir misiniz, neler var bu belgeselde daha önce hiç duymadığımız, bilmediğimiz.

S.Ö: Ankara Cumhuriyet’in şehircilik laboratuarıydı. Ankara’da kurulacak yepyeni başkent, üslubuyla, yaşama tarzıyla yeni rejimin başarısının bir simgesi olacaktı. O nedenle çok özenildi, çok planlı bir şekilde hareket edildi. Gerek şehir planları, gerek bunların uygulanışı, ve nihayet uygulanamayışı bize Türkiye’nin siyasi ve kültürel hayatıyla ilgili çok şey söylüyor. Ankara belgeseli çok önemli bir deneyim oldu. Selahattin Duman tabii bir yazı ustası, ama görüntüye metin yazmaya alışık değildi, biz de belgesel ekibi mizahı da içeren bir üslupla belgesel yapmaya. Belgeselin ana ekseni Selahattin Duman’ın üslubuydu. Biz aslında onun metnini belgesele uygun hale nasıl getiririz, onunla işbirliği içinde buna cevap aradık. Her bölümü ayrı bir hikayenin etrafında kurduk. Yani, Ankara’nın Osmanlı dönemi demedik, onun yerine Ankara keçilerinin hikayesi dedik, bütün o dönemi öyle anlattık. Kara tren hikayesiyle, aslında Kurtuluş Savaşı dönemini anlattık vb.

Yurt içi ve yurt dışında pek çok arşivi taradık, müzayedelerden malzeme topladık, tek bir fotoğraf için on tane kapıyı çaldık. Anlattığınız konu ne kadar zengin olursa olsun, belgesel iyi hikaye anlatmakla ve bunu görsel malzemeyi kullanarak yapmakla ilgili bir şey. Yani çok ilginç bir hikayenin görsel karşılığı yoksa işleyemiyorsunuz, ya da belgesel tam orada bel veriyor. Akış kopuyor, hikaye akmıyor. Bu sırada mesela Fransa’da bir müzeden 1922 yılından Ankara’nın Kurtuluş Savaşı sırasındaki halini gösteren görüntüler bulduk. Aralarında Mustafa Kemal Paşa’nın, Meclis’in, Sovyet elçiliğinin, Ankara’daki Ermeni Kilisesi’nde Noel ayininin filmleri var. Cumhuriyet döneminden Anıtkabir’in inşaatı, Ankara’ya düşen uçak, 1950’ lerde yaşanan sel...
Daha birçok olayın görüntüsü ilk kez bu belgeselde kullanıldı.

Belgesel alanında çalışmak isteyen genç mezunlarımıza önerileriniz neler?

S.Ö: Gerçi belgesel işinde ben de henüz talebelik aşamasındayım. Öğrenmek için kendim neler yapıyorum, onu söyleyebilirim. Sürekli belgesel seyrediyorum, bu bir. İkincisi, artık kameralar eskisi gibi hantal değil. Küçük bir tane edinip sürekli çalışmanın faydası var. Hatta kurgu programlarını biraz karıştırmak da iyi olur, çünkü film masa başında pişen, olgunlaşan ve biten bir şey. Bir de, en önemlisi, küçük hikayeler anlatmayı öğrenmek lazım, büyük hikayeyi o zaten kendiliğinden aktaracaktır, bana öyle geliyor.

(NDS 04) Feryal Kalafatoğlu

Lisemiz sanat galerisi “La Galerie” 8 Aralık 2011-22 Ocak 2012 tarihleri arasında özel bir sergiye ev sahipliği yaptı. Rönesansın en büyük dehalarından Leonardo da Vinci’nin reprodüksiyonlarının toplandığı “Kadınlar ve Manzaralar” adlı serginin tasarımı Ars La-tina Derneği tarafından gerçekleştirildi. Kamu yararına çalışmalar yapması ile tanınan derneğin amacı Latin ve Akdeniz kültürlerinin özelliklerini ve havzanın ortak mirasını sergi ve referans eserler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırmaktır.

Portre tabloların arkasına manzaralar yerleştiren ilk ressam olma özelliğini taşıyan Leonardo da Vinci’ nin eserleri galeride farklı bir teknik uygulanarak sergilendi. İtalyanların “particolare” dedikleri tarzdaki çalışmalarla, Da Vinci’ nin en önemli tablolarının bazı kesitleri başlı başına birer sanat eseri niteliği kazanacak şekilde düzenlendi. Ciddi bir renklendirme çalışmasıyla birlikte reprodüksiyonların hafif ve sağlam tuval malzeme üstüne aktarılması ve aslına çok yakın bir şekilde basılmasını içeren teknik sayesinde, yüksekliği 2,40 m. ve genişliği 1 ila 3 metre arasında panolar halinde büyütülen tablo kesitlerinde, sanatçının titiz ve ayrıntılara önem veren çalışmasına dikkat çekilmek istendi.

Sergilenen tuvallerde özellikle ”La Vierge, l’Enfant Jésus et sainte Anne” ,“La Belle Ferronniere”, “La Jaconde”,”La Dame à l’her-mine- Cecilia Gallerani” adlı kadın portrelerine ağırlık verilmiş, sanatçının hem kendi dönemi, hem de kendinden sonraki dönemlere yaptığı teknik katkılar başarıyla tanıtılmıştır.

Cumartesi, 01 Ekim 2011 00:00

"PRENS ADALARI" NIN EN YEŞİLİ "HEYBELİ"

NDS’ liler Derneği olarak “yeni yerleri hep birlikte keşfetmek” sloganıyla başlattığımız gezilerimizde, 1 Ekim 2011 Cumartesi günü rotamızı Prens Adalarının en yeşili olarak bilinen ve ismini Yunanca bakırdan (Halki) alan Heybeliada’ ya çevirdik.

NDS mezunları, Ada’ yı keşfetmek üzere Heybeliada iskelesinde biraraya geldik. Günler öncesinden titizlikle organize edilen turda bizleri bekleyen faytonlarımıza binerek tertemiz çam havasıyla gezimize başladık.

Huzur dolu Heybeliada’ da ilk durağımız geçmişi Bizans’ a kadar dayanan Ayia manastırı (Trias Manastırı) ve özel izin alarak görülebilen Rum Ortodoks Ruhban Okulu oldu.

Güleryüzleri ve içten ikramlarıyla biz-leri karşılayan rehberlerimizden pek-çok bilgi edinip, okulun herkese açılmayan tüm bölümlerini yakından tanıma ve gezme şansını yakaladık. Bildiğimiz üzere vaktiyle Rum nüfusun başlıca dini eğitim merkezi olan Ruhban Okuluna Yunanistan’dan ve Rumlar’ ın bulunduğu her yerden din adamları eğitime gelirlerdi; 1970’ lerde yaşanan bazı siyasi anlaşmazlıklar sebebiyle eğitime ara verilmiş olsa da sınıflardaki sıraların NDS’ teki sıralarla benzerliğini görmek bizlere ayrı bir nostalji duygusu tattırdı.

Okulun ilginç ve donanımlı kütüphanesini de dolaştıktan sonra İstanbul’ un büyüleyici manzarasına karşı çamlar arasında bol bol anı resmi çektirmeyi unutmadık.

Ada’ da diğer önemli ziyaretimizi Heybeliada İsmet İnönü Evi’ ne gerçekleştirdik. Atatürk’ ün silah arkadaşı İsmet Paşa 1924 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle, doktorlarının önerisiyle Heybeliada’ ya yerleşerek hızla sağlığına kavuşur. İlerleyen yıllarda Heybeliada’ da geçirilen yazlar İnönü ailesi için bir gelenek haline gelir. Bugünkü müzedeki eşyalar o dönemden kalmış olup özenle korunmaktadır. Daha sonra ev, İsmet İnönü Vakfı’ na bağışlanarak, dostların da katkısıyla anıların capcanlı yaşatıldığı bir mekana dönüşmüştür. Bu özel mekan da Atatürk’ ü, İsmet İnönü’ yü ve tüm vatansever arkadaşlarını yad ederek müzeden ayrıldık.

Böylesi anlamlı ve duygulu saatlerden sonra dinlenmek ve öğle yemeğimizi yemek üzere balık lokantasında mola verdik. Çeşit çeşit lezzetli mezeler, taptaze Ada balıklarıyla donatılmış soframızda hep beraber yemek yiyip yorgunluk kahvelerimizi içerek gezimizi tamamladık.

Bu dopdolu, keyifli, neşeli gezinin ardından evlerimize dağılırken, NDS’lilerle paylaşılan her etkinliğin tartışılmaz güzelliğini bir kez daha vurgulayarak mutlu bir güne veda ettik.

Bizlere keşfetme, dünyayı, yurdumuzu, şehrimizi tanımayı öğreten okulumuzun bu geleneğini devam ettiren Derneğimize ve emeği geçen herkese tüm katılımcılarımızla teşekkürlerimizi ve sevgilerimizi sunarız.

En kısa sürede yeni keşiflerde NDS ailesiyle buluşmak ümidiyle….

(NDS 94) Nilay Kirmanlı

Boğaziçi Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu (NDS 84) Ayla Gülçin Erfigen, İmtaş, Denge, Ak-hayat, Şeker sigorta şirketlerinde üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra 2001 ekonomik krizinde Bayındır Holding’ in BTR Asigurari şirketinde genel müdür yardımcısıyken, işini kaybedince, radikal bir karar vererek Amerika’ ya yerleşti ve inşaat sektöründe büyük başarılara imza attı. Amerika’ ya gittikten bir buçuk ay sonra ICC (International Code Council’ in titizlikle sınayarak verdiği “Building Inspector” sertifikasını alan mezunumuz üç belediyeye hizmet veren bir şirketin bina denetim bölümünün yöneticisi oldu.

ICC’ de hem yerel hem de ulusal çapta oldukça önemli görevlere getirilen Erfigen, ilk defa 2011 yılında yürürlüğe giren Calgreen, yani çevreci inşaat yönetmeliği üzerine Kaliforniya’ da plan onaylama ve denetleme sertifikasını alan ilk 10 kişiden biri oldu.

Ulusal düzeyde “ICC Sustainability Konsey Başkanı” ve amacı yönetmelik ve standart geliştirme olan “ICC Codes and Standards Konsey Üyesi” olan mezunumuz, yerel olarak da ICC Los Angeles Bölgesi Derneği’nin “Inspection Komitesi” Başkanlığı’nı da yürütüyor.

(NDS 65) Rosie Pinhas Delpuech’in ilk eseri “Insomnia-Une Traduction Nocturne” ün yeni derlemesi 2011 yılında Fransa’ da Bleu Autour Yayınları tarafından basıldı.

İstanbul doğumlu yazar Paris’ te felsefe ve edebiyat eğitimi aldıktan sonra, bir süre İsrail’ de Fransızca edebiyat dersleri vermiş, Fransa’ da yaşamını sürdürdüğü dönemlerde ise İbrani edebiyatının belli başlı eserlerinin çevirilerini Fransızcaya kazandırmıştır.

Yazın dili Fransızca olan ender Türk yazarlarından Rosie Delpuech’ in ilk eseri olan “Insomnia-Une traduction nocturne” 1998 yılında Actes Sud Yayınevi tarafından, ikinci derlemesi ise 2011 yılında Bleu Autour Yayınları tarafından basılmıştır. Yazar, bu ilk eserinden sonra farklı kimliğinin oluşumunda katkıları olan kendi anadillerini ve anılarında kalan izleri takip ederek otobiyografik nitelikli üç eser daha kaleme almıştır. Sırasıyla Suite Byzantine (ilk basım 2003), yeni bir bölümün ilavesiyle derlenen Suites Byzantines (2009) ve Anna (2008) adlı eserlerinde, baba dili olarak tanımladığı Fransızcanın, anneannesinin İspanyolcasının, İstanbul Türkçesinin ve çevrilerini yaptığı İbranicenin kimlik oluşumundaki katkılarını etkileyici bir üslupla anlatmaktadır.

Cumartesi, 14 Nisan 2012 21:27

"ERENKÖY’DE DUVARLAR"

NDS’den 1956 yılında mezun olan Dilek Kent, “Erenköy’de Duvarlar” isimli kitabında 120 yıllık Erenköy’ de adeta bir zaman tünelinde gezinti yapmakta ve Milli Mücadelenin ilk yıllarından başlayarak bu güzel semti o günlerden bu günlere bir danteli çeşitli motiflerle dokurcasına gözler önüne sermekte.

Kitap, Osmanlı Döneminde Fatih ve Beyazıt gibi İstanbul’ un eski semtlerindeki yangın ve salgınlardan bıkan halkın bazı kesimlerinin, özellikle de yüksek rütbeli sivil, asker ve ilim sahibi olanlarının Kadıköy Yakasına yerleşmeleri ile Erenköy’ ün gelişmeye başlamasını ve cumhuriyetin ilk yıllarından 50’ li 60’ lı yıllara kadar orada yaşananları ve yaşayanları konu ediyor.

O dönemde Erenköy’ e yerleşen ailelerin günlük yaşamları, adetleri, modern hayata ayak uydurma çabaları, cumhuriyet kadınlarının zenginleşen sosyal hayatın aktivitelerine katılımları, komşuluklar, dost akraba ilişkileri, paşa dedeler, evlatlıklar, arap bacılar, halayıklar, kalfalar ve esnaf ayrıntılarıyla anlatılıyor. Plaj sefaları, atların çektiği faytonlar, banliyö trenleri, tramvaylar, vapurlar, kısacası bugün artık pek çoğu anılarda kalan bir hayat tarzı gözümüzün önünden adeta bir film şeridi gibi geçiyor ve bizi o dönemlere götürüyor.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu (NDS 70) Mine Kırıkkanat, Türkiye’ nin ilk kadın mizah yazarı olarak başladığı yazın yaşamına, Cumhuriyet’ in İspanya, Milliyet’in Fransa muhabirliği, Radikal ve Vatan Gazetelerindeki köşe yazarlığıyla devam etmiştir.

Yeniden ustalar arasına dönüş olarak nitelendirdiği bu son dönemde ise Cumhuriyet Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.

TV 5 Monde kanalının yabancı gazetecileri arasında yer alan Kırıkkanat’ ın bugüne kadar deneme, araştırma, öykü ve üç tanesi fransızcaya çevrilmiş roman türünde toplam 12 eseri bulunuyor.

“Bir Gün Gece”, “Destina’’, ‘’Bir Nehir Roman’’, ‘’Umudun Kırık Kanatları’’ ve “Aşk Varmış Aşk Yokmuş” dan sonra, ‘’Örtülü Özgürlük’ ‘isimli son kitabıyla yeniden okurlarıyla buluşan yazarımız, bu defa da toplumun büyük kesiminin özlediği, dilediği ama bir türlü oturtamadığımız demokrasiyi sorguluyor ve örnekler vererek eşitlik, özgürlük gibi kavramlar barındıran bu yaşam tarzını benimseyemeyen ve dolayısıyla da haklarını yeterince kullanamayan ya da kullanması engellenen kadınlarımızı konu ediyor. Kendisi de bu kitabı, kadını kadının gözünde bile küçülten bir erkek faşizmine, bir baskı kültürüne isyan olarak okumamızı öneriyor. Türkiye’ ye demokrasinin yasalardan önce düşüncelerdeki özgürlük ile geleceğini vurguluyor.

 Son çalışması Fransa’da L’ Harmattan Yayınlarının Eurorient dergisindeki “L’ impact des médias franco-turcs dans l’adhésion de la Turquie à l’Union Européenne” olan Belgin Bilge, ISC School of Management (membre de la Confédération des Grandes Ecoles) ve Paris I Sorbonne Universitési’nde Medya ve Şirket iletişimi üzerine ders veriyor ve araştırmalar yapıyor.

1987’ de NDS’ den mezun olduktan sonra, Istanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunu 1991 yılında bitiren Belgin Bilge eğitim hayatına Fransa’ da devam etti. 1991-1993 yılları arasında Besançon Franche-Comté Üniversitesinde Reklamcılık ve Marketing dalında üniversite diploması aldıktan sonra, 1995’ de Paris II Panthéon Assas Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsünde Ilk masterini (DESS), daha sonra da, 1996’da Paris V René Descartes Üniversitesi Sosyoloji bölümünde “İletişim Sosyolojisi” adlı ikinci masterini (DEA) gerçekleştirdi.
Eğitim hayatının son evresi Paris II Panthéon Assas Üniversitesinde Sciences de l’ Information et de la Communication dalında doktora tezi yapmak oldu. “Televizyon sosyolojisi ve medyada kadın imaji” adlı tezi Sorbonne içerisinde yapılan yarışmada en iyi 10 tez arasına girerek, ödüle layık görüldü. Doktora tezini en iyi derece ve “très honorable avec félicitations du jury” mansiyonu ile bitirdikten sonra araştırmalarına değişik üniversite ve merkezlerde devam etti.